14 Ekim 2019, Pazartesi

Gurme Magazin, sıradan restoran arama yerine, sadece güvenilir kaynakları gösterir size...

ÇORBANIN İZİNDE 70'LERDE KÖYDE YAŞAM

Babaannem ocaktan çorbayı indirdi. Çorba ocağın köşesinde nazlı nazlı tüttü. Tereyağını biraz kırmızı toz biber ile kızdırıp çorbanın üstüne cos diye döktü. Evin içini muhteşem bir yağ kokusu sardı. Dedem sabırsızlanarak “sofrayı kurunda yiyelim” dedi. Sofra odanın tam ortasına kuruldu.

Babaannem dedeme “otur Hasan” dedi. Dedem hemen sofranın başına geçti ve ardından bizde oturduk. Bizde adettir. Evin büyüğü oturmadan sofraya oturulmaz. Ortaya konulan sahandaki çorbanın üstü kızarmış tereyağı ile bezenmişti. Soğutulması için altına konulan sudan etkilenen çorba çokça buğulanıyor ve mavi ince bir duman bırakıyordu. Böylelikle muhteşem tarhana kokusu ortalığı kapladı. Bütün ahali sofranın etrafına doluştuk. Büyük bir sessizlik içinde yemek yendi. Bizim çocukluğumuza yemek yerken konuşulmazdı. Hızla yenip sofradan kalkılırdı. Rahmetli babaannem sofra biraz geç kaldı mı söylenirdi. Melakelerin kolları koptu diye. Sofra ortada çok uzun süre kalırsa onun inancına göre melekler yemek bitene kadar sofrayı ellerinde tutarlarmış. Fazla oturulursa onlara yük bindirilip yorarmışız.

O zamanlar köyde yaşamlar zordu. Ucundan da olsa tanık oldum yaşamlarının bir kısmına.

Çocukluğumuzda köy evleri şimdiki gibi modern değildi. Köyde evler genelde 2 katlı idi. Bizim evimizde böyle bir evdi. Kendi evimizi tanıtarak genel köy evlerini anlatmak istiyorum. Eve girildiğinde sizi taşlık diye bir bölüm karşılardı. Taşlık denilen yer zemini taşlarla örtülü ilk girişti. Onu geçince 2. bir kapıdan geniş bir sofaya çıkılırdı. Girişin hemen sağında ambar, yanında sütlük, onun yanında büyük bir oda (hem mutfak, hem de oturma odası olarak kullanılırdı. Şimdilerin Amerikan mutfak denilen yeri). Odanın bir köşesinde yemek pişirmek için ocaklık, bazı ürünleri ve kap kaçağı koymak için ahşap 2 katlı büyükçe bir dolap vardı. En uzak köşede de tuvalet bulunurdu. Solunda ise 2. kata çıkılan merdivenler bulunurdu. Merdivenlerin altına da dolap yapılırdı. Orası da kirli çamaşırlık olurdu.

Köyde başlıca mutfak gereçleri olarak evin dışında bir fırın, şimdiki şöminelere benzeyen ocaklık, soba, maltız, hamur teknesi oklava, kalbur, elek, kevgir, saç, bıçak, bileği taşı, et kütüğü, havan, el dibeği, el değirmeni, bakır sahanlar, boduç denilen plastik sürahiler, kazan, tencere, tava, tas, kepçe vb bulunurdu.

Köyde elektrik yoktu, bakkal yoktu, araba yoktu. Bir düşünün elektriğinin, suyun, arabanın olmadığı teknoloji ile alakası olmayan bir zamanda yaşadığınızı. Köyden kasabaya haftanın sadece bir günü Mengen’e bağlı Salıpazarı beldesine köyde tek traktörü olan Alman amcanın traktörü ile gidilirdi. İlçede işi olanlarda oradan başka bir arabaya binerek ilçeye ulaşırdı. O traktörle kasabaya inen köylüler götürdüklerini satar parasıyla da sıvı yağ, şeker, sirke, gazyağı vb. ihtiyaçlarını alıp akşama dönerlerdi.

Pazar alışverişi yukarıda saydıklarımızdan ibaretti. Her şeyi kendimiz yetiştirirdik. Bu sebepten dolayı da her şeyi mevsiminde ve en doğal haliyle yerdik. Soframızda kendi yetiştirdiğimiz ürünlerle yapılan yemekler olurdu. Sofraya hep beraber oturulup hep beraber kalkılırdı. Bütün yemekler ortaya konur herkes aynı kaptan yerdi. Şimdiki gibi herkese ayrı bir tabak yoktu. Yemekte masada değil yer sofrasında yenirdi.

Genelde menümüzde yoğurtlu çorbalar, tarhana çorbası, yabani otlardan yapılmış yemekler, yetiştirdiğimiz sebzelerden yapılmış yemekler ve hamur işleri olurdu. Kışın ise menümüzde yazdan kurutulmuş bakliyattan, bulgurdan, kurulmuş turşulardan, tuzlanmış tereyağlarından yapılan tepsi böreği, bulgur pilavı, nohut, kuru fasulye, hoşaf olurdu. Et ihtiyacımızda genelde evde beslediğimiz kümes hayvanlarından sağlardık. Bazen de evde eğer avcı varsa avladığıyla et ihtiyacımızı karşılardık

Ekmek köyde kadınlar tarafından imece yoluyla hep birlikte yapılır. 1-2 komşunun ortak kullandığı taş fırınlarda çam odunuyla pişirilirdi. Su ise çeşmeden taşınırdı.

Akşam olunca gaz lambaları yakılır. Etrafında toplanıp sohbetler yapılır, bir yandan da radyodan haber dinlenirdi. Bazen de evin büyüğü izin verirse türkü dinlenirdi. O dönem her şey izne tabiydi. Öyle herkes istediği gibi hareket edemezdi.

Yaşam bu kadar zor gibi görünse de herkes çok mutlu ve huzurluydu. Çünkü herkesin birbirine ihtiyacı vardı. Bu sebepten olsa gerek herkes birbirine güven duyup değer veriyordu.

Gerçekten bu günümüze göre zor dayanılır bir hayattı. Ama temiz, saf ve özlenilesi. Şimdi ise özlemle ah keşke o zamanı yaşasam diyorum.

Şöyle eskilere bir gidip özlemle bende bilirim o zorlu yaşamları diyerek, bir iki kesit vermek istiyorum.

Annemlerin çorak dere denilen çamaşır yıkama (bizdeki adı hayrat) alanında yaz kış demeden ayaklarıyla çiğneye çiğneye çamaşır yıkadığını çok görmüşümdür. Bizi de orada diğer köylü teyzelerin önünde anadan üryan yıkadığını da iyi bilirim.

Düğen sürmek nedir, onu da bilirim. O zamanlar patoz da doğal olarak köyde tek traktörü olan Alman amcada vardı. Şimdiki gibi bir günde güzden çıkaran biçerdöverlerden belki de Türkiye’nin bile haberi yoktu. Güze bir girildi mi en az 1-1,5 ay sürerdi hasat zamanı. Buğdayları başaklardan ayırmak için, altı bıçak gibi keskin olup adına çakmak taşı dedikleri özel taşlarla bezenmiş olan üzeri sağlam bir ağaçtan yapılmış uzunca bir tahta ve onu iki öküzün çektiği düğenler vardı. O düğenin üstünde,  sıcakta elinde öküzlerin pisliği buğdaylara karışmasın diye sürekli hayvanın arkasından bir teneke parçası tutan, ayakta durarak sürdükleri düğenleri çeken öküzleri yöneten çilekeş insanları da iyi bilirim.

Tırpanla ekinde biçtim, anazutla destede yaptım, çizgiyle başakta topladım, harmanda yığında yaptım. Ama düğeni birebir sürmedim. Sürebilecek yaşa geldiğimde artık bizimde bir traktörümüz ve patozumuz vardı. İşte bu yüzden bilirim diyorum köy hayatını ve zorluklarını.

Ben yazın bizim köyün kadrolu çobanıydım. Ülviye halanın sığırları, bizim sığırlar, işi yoğun olan bazı komşularımızın sığırları benim zimmetli hayvanlarımdı. Haa öyle para falan aldığımı düşünmeyin, o zamanlar para geçmezdi. Güder misin? Diye de sorulmazdı. Büyükler karar verir ve sürüyü sabahın yedisinde önüne katarlardı. Belimize bir bohça bağlanır. iki dilim ekmek, bir kuru soğan, biraz peynir, şansın varsa haşlanmış yumurta. Al sana öğlen yemeği. Sen sağ ben selamet. Sürümde en az 50-60 adet büyükbaş hayvan olurdu. Her evin hayvanı başka karakterde olurdu. Bu sebepten bir arada tutmak ölümdü. Akşama kadar koş babam koş, imanım gevrerdi. Bazen 2 dakika oturamaz, yemeğimi adam gibi yiyemezdim.

“Genelde menümüzde çorba olur” demiştim ya. Birazda çorbadan bahsedeyim.

Bizim mutfakta çorba çok önemli yer tutar. İçine ekmek doğranarak yenir. Bunun için bizde çorba içelim denmez, çorba yiyelim denir.

Köyde birkaç aile dışında hemen hemen diğer bütün aileler için çorbalar beslenmenin temeliydi.

Her sabah kahvaltıda çorba içilir. Öğlenleri genelde hamur işi yenirdi.

Akşam yemeği de sadece çorbaydı. Birde yanında yazın bol sirkeli marul salatası, kışınsa turşu. Çorba hemen pişirilip altına soğuk su koyulmuş leğen oturtularak aynı kaptan tahta kaşıkla yenirdi. Yemek sonunda dedem sofra duası yapardı.

Yemek yer sofrasında, kırıntılar yere dökülmemesi için serilen sofra altı denilen sofra örtüsü üzerine yerleştirilen ahşap bir sofrada yenirdi. Yemeğe önce büyükler (dedem) başlardı. Ortadaki tencereden herkes kendi önünden yerdi

Beslenmenin temelini çorba oluşturduğu için çok çeşit çorbalar yapılırdı. En çok tüketilen çorba tarhana çorbasıydı. Yoğurtlu bakla çorbası, yoğurtlu patates çorbası, yayla çorbası gibi yoğurt tabanlı çorbalar da çok yenen çorba çeşitlerindendi.

            Çorba sulu yemek olduğu için çok ekmek yedirir. Bu nedenle ekmek köyde en çok tüketilen gıda maddesiydi. Ekmek yenmezse sofrada karın doymayacağı düşünülürdü. Ve sürekli “ekmeği katık et diye” uyarılırdık. Kullanılan ekmekler genelde kara fırın ekmeği. Bazen de bazlama, külde çörek ve özel günlerde de yufka olurdu.

Bu kadar çok çorba tüketmelerinin sebebi ise hem maliyetsiz, hem de besleyici olmasıydı.

Genelde doğadan ya da kendi bahçemizde bulunan bitkilerden yine kendi ürettiğimiz tereyağı ve yoğurtla yapılırdı. Şimdiki gibi suni beslenen ineklerin değil, tamamen doğadan beslenen ineklerin sütünden elde edilen yoğurt ve tereyağı eşliğinde zehirli suni gübrelerle beslenen değil hayvan gübresiyle beslenmiş bahçedeki patatesten, pazıdan ya da doğadan toplanan mantarlardan yapılırdı. Ormandan kesilip getirilen meşe odunlarıyla yakılmış teneke sobalarda pişirilirdi. Sıfır maliyet. Gariban köylüye de bu lazım.

 “Tabiat ana verdiğine şükürler olsun”. “Seni kirletenlere de lanet olsun” diyerek önce çorbanın benim anladığım dilden sözlük tanımını yazacağım.  Yazımın devamında da farklı milletlerin ve bizim yörelerimizin çorbalarından bahsedeceğim. Yani kültürlerine ait çorbalardan ve coğrafyalarının farklılaştırdığı çeşitlilikten örnekler vereceğim.

Devamı Var...

Yazarın Diğer Yazıları

Makale Yorumları

  • Zafer duzen

    Zafer duzen 10.07.2019 22:19

    Kalemine yüreğine sağlık abdullah şefim..

  • Emrullah gümüştaş

    Emrullah gümüştaş 10.07.2019 23:27

    Ellerinize sağlık. Mutfağımızın nicelikleri içinde kültürel olgularımızı da hatırlatmanız hoş.

Yorum Yazın

CAPTCHA security code
Yorum Gönder

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

yukarı çık